Göklere Çıkardıklarımızı Neden Yerin Dibine Sokarız? İdealizasyon ve Değersizleştirme Sarmalı
Savunma mekanizmaları, kişilerin bilinç dışı olarak ruhsal acılarıyla başa çıkmalarını sağlayan stratejilerdir. Bir başka ifadeyle; korku, kaygı ve dürtülerle başa çıkmak için savunma mekanizmaları geliştiririz. Bilinç dışı düzeyde işleyen bu savunma mekanizmaları, gündelik yaşam pratiklerimizde ve kişilerarası etkileşimlerimizde örtük bir biçimde sıklıkla aktive olur.
İdealizasyon ve değersizleştirme, kişinin hem içsel hem de dışsal stresler de dahil olmak üzere kaygısını yönetmesine yardımcı olan savunma mekanizmalarıdır. İnsan, ötekiyle kurduğu ilişkisel bağda çoğu zaman nesnel bir gerçekliğe değil; kendi içsel nesne tasarımlarına temas eder.
Psikanalizin en önemli isimlerinden Melanie Klein, bu durumu anlamak için bizi bebeklik günlerimize götürür. Çünkü aslında bu “birini göklere çıkarıp sonra yerin dibine sokma” döngüsü, yaşamımızın en erken dönemlerinde edindiğimiz eski bir alışkanlıktır.
Erken dönemde bir bebeğin zihinsel gelişimi, zıt duyguları bütünleştirebilecek kapasiteye sahip değildir. Bebek için dünya, ‘’mutlak iyi’’ ve ‘’mutlak kötü’’ olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bebek için besleyen ve sakinleştiren nesne sadece fayda sağlayan biri değil, kusursuz bir mutlak iyidir. Yoksunluk ve acı yaşatan nesne ise sıradan bir gecikme değil; doğrudan varlığını tehdit eden, cezalandırıcı bir mutlak kötüdür. Böylelikle zihin bu iki zıt deneyimi aynı kaynağın yaşattığını kavrayamadığı için dünyayı ikiye böler.
İdealizasyon (yüceltme), bir kişiyi insani kusurlarından ve eksikliklerinden tamamen soyutlayarak zihinde hatasız ve mükemmel bir konuma yerleştirme eğilimidir. Bu evrede karşı taraf sadece sevilmekle kalmaz; tüm ihtiyaçları eksiksiz karşılayacak, daima anlayış gösterecek ve kişiye mutlak bir güven alanı sağlayacak kusursuz bir figür olarak algılanır. İlişki, somut bir insanın gerçekliği üzerinden değil, zihne yerleştirilen kusursuz bir tasarım üzerinden yürütülür.
Değersizleştirme (devalüasyon) ise, kaçınılmaz olarak yaşanan ilk hayal kırıklığında, basit bir anlaşmazlıkta veya beklentinin karşılanmadığı anda devreye girer. Zihin, karşıdaki kişinin hata yapabilme payını tolere edemediği için o kusursuz imge hızla parçalanır. Ancak kişi “arada hata yapabilen ama genel olarak iyi olan biri” olarak konumlandırılamaz; uç noktaya savrularak bütünüyle bencil, güvenilmez veya değersiz ilan edilir. O güne kadar kurulan bağ ve paylaşılan olumlu deneyimler bir anda anlamını yitirir ve yok sayılır.
Çocukluktan Yetişkinliğe: Bu Kutuplaşma Neden Sürer?
Erken çocuklukta zihnin dünyayı “mutlak iyi” ve “mutlak kötü” olarak ikiye ayırması gelişimsel bir zorunluluktur; ancak sağlıklı bir gelişim çizgisinde bu ilkel bölünmenin zamanla yerini gri alanları tolere edebilen bir bütünleşmeye bırakması beklenir. Peki bebeklikte hayatta kalmanın doğal bir parçası olan bu ikiye bölünmüş siyah-beyaz dünya algısı, neden bazı zihinlerde gri tonlara evrilemez de yetişkinliğe taşınan kronik bir ilişki örüntüsüne dönüşür?
Bütünleşmenin gerçekleşebilmesi için bebeğin bakımverenle kurduğu bağda güven duygusunun tutarlı ve öngörülebilir olması gerekir. Bebek ihtiyaç duyduğu destek ve güveni çevresinden yeterli ve süreğen bir şekilde alabildiğinde, temelde dünyanın da güvenli bir yer olduğu duygusunu içselleştirir.
Ancak bakımveren ile kurulan bağda;
- Belirgin bir tutarsızlık varsa; aynı davranış bir gün anlayışla karşılanırken ertesi gün tahammülsüzlük veya öfkeyle karşılanıyorsa,
- Duygusal temas erişilebilirliği sabit değilse; bebeğin sakinleşme ve görülme ihtiyacı uzun süre yanıtsız kalıyorsa,
- Sınırlar ve alanlar korunamıyorsa; çevre aşırı kaygılı veya çocuğun duygusal alanını hiçe sayan müdahaleci tavırlara sahipse,
Çocuğun zihninde güvenli ve tutarlı bir insan algısı oturamaz. Karşısındakinin bazen yorgun veya öfkeli olabileceğini ama bu durumun sevgiyi yok etmediğini içselleştiremez. Bu savunmanın yetişkinlikte de canlı kalmasının en kritik işlevi, zihni karmaşık ve çelişkili duyguların yarattığı kaygıdan korumaktır. Yani ikiye bölmek, zihin için adeta bir hava yastığı görevi görür.
- İyi duyguları korur: Zihin, duyulan öfkenin ya da kırgınlığın o güzel sevgiyi yok etmesinden korkar. İki duyguyu birbiriyle temas ettirmemek için karşı tarafı zihinde “kusursuz” tutmaya çalışır.
- Hayal kırıklığına karşı önlem olur: Karşı tarafın en ufak bir pürüzünde terk edilme veya incinme korkusu tetiklenebilir. Zihin, “O beni üzeceğine ben onu gözden çıkarayım” diyerek kişiyi anında değersizleştirir; böylece olası bir yıkımın acısını hafifletmeye çalışır.
- Suçluluk hissini karşıya atfeder: Karşıdaki insan bütünüyle “kötü ve bencil” ilan edildiğinde, yaşanan aksaklığın sorumluluğu tamamen ona yüklenir.
Böylece kişi, gerçek bir insanın kusurlarıyla yüzleşip incinme riskini almaktan kaçınmış olur; ancak bunun sonucunda, bağların derinleşemeden kopması ve ilişkilerin benzer bir hayal
Psikoterapi Sürecinde Neler Olur?
Psikoterapi sürecinde bu döngünün sağaltımı, “Artık insanları çok sevip birden silmeyeceğim.” gibi zihinsel bir kararla gerçekleşmez. Çünkü bölünme mantıkla değil, derin bir güvenlik açığıyla çalışır. Sağaltım, temelde bölünmüş parçaların tek bir kapta taşınabilir hale gelmesi yani bütünleşme sürecidir.
Danışan terapistini önce adeta bir kurtarıcı gibi görebilir; ancak seans saatinde yaşanan küçük bir aksaklıkta veya duyduğu ters bir cümlede o bağdan hızla kopup geri çekilmek isteyebilir. Terapinin dönüştürücü gücü tam burada başlar: Terapist ne o övgülerle şişer ne de danışanın öfkesiyle geri çekilip ilişkiyi koparır. Orada, sakin ve tutarlı kalır. Kişi öfkelendiğinde, hayal kırıklığına uğradığında bağın kopmadığını, ilişkinin bu gerilimi kaldırabildiğini ve karşıdakinin “hâlâ güvenilir kaldığını” deneyimler. Zayıflıkların bir tehdit değil, insan olmanın doğal bir parçası olduğunu kabullenmek, değersizleştirme ihtiyacını kendiliğinden söndürür. Sevgi ve öfke artık birbirini yok eden iki düşman olmaktan çıkıp, aynı bağın içinde yan yana durabilen duygulara dönüşür.
İyileşme, hayatımıza giren kusursuz insanları bulduğumuzda değil; kusurlu insanlarla güvenli ve sahici bağlar kurabilecek içsel olgunluğa ulaştığımızda başlar.

