|

Bölme (Splitting): Neden İnsanları Ya Hep İyi Ya Hep Kötü Görürüz?

Kimi zaman hayatımızdaki birini dünyanın en anlayışlı, en güvenilir kişisi ilan ederken ertesi gün yaptığı küçük bir hatada onu hayatımızın en büyük hayal kırıklığı olarak görebilmek, insan ruhunun karmaşık yapısının bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Böyle anlarda gri alanlar, belirsizlikler ya da insana dair o doğal hatalar bütünüyle kaybolmuş gibi hissedilebilmektedir. Önceki olumlu özellikler ve paylaşılan güzel anılar sanki hiç yaşanmamış gibi bir algı oluşabilmektedir. Psikoloji literatüründe bölme (splitting) olarak adlandırılan bu savunma mekanizması, birbirine zıt değerlendirmelerin birbirinden tamamen ayrışmasıyla ilişkilendirilmektedir.

Savunma mekanizmalarının çoğunlukla bilinçdışı süreçlerle işlediği ve içsel kaygının katlanılabilir bir seviyede tutulmasına hizmet ettiği düşünülmektedir. Yoğun stres altında bölme gibi birincil yani daha erken dönem savunmaların her insan tarafından zaman zaman kullanılabileceği öngörülmektedir. Ancak sürekli olarak bu kalıpların kullanılması ve ruhsal işleyişte daha esnek savunmaların yer almaması, bireyin ilişkilerini ve yaşam işlevselliğini oldukça yorucu bir kısırdöngüye sokabilmektedir.

Bölme (Splitting) Nedir?

Zihnin kendi bütünlüğünü korumak için başvurduğu en temel savunma hatlarından biri olan bölme, dünyayı ve insanları siyah ve beyaz olarak iki keskin uca ayırma eğilimi olarak tanımlanmaktadır. Bir başka ifadeyle bölme, bireyin kendisini, diğer insanları veya yaşanılan durumları eşzamanlı olarak hem iyi hem de kötü yanlarıyla bir bütün halinde algılayamaması hali olarak değerlendirilmektedir.

Ruhsal olarak daha esnek bir zihinsel süreçte, değer verilen birinin hayal kırıklığı yaratan bir davranışı ile karşılaşıldığında onun hatalarına rağmen genel olarak iyi ve değerli biri olduğunun zihinde tutulabilmesi beklenmektedir. Ancak bölme mekanizması yoğun bir şekilde devreye girdiğinde, zihnin bu karmaşıklığı ve çelişkiyi taşımakta zorlandığı gözlemlenmektedir. Karşıdaki kişi ya tamamen kusursuz ve kurtarıcı ya da tamamen nefret edilen ve değersiz olarak etiketlenme eğilimine girmektedir.

Psikanalitik perspektifle yaklaşıldığında, dünyaya yeni gelmiş bir bebeğin zihinsel kapasitesinin henüz karmaşık duyguları birleştirecek olgunlukta olmadığı varsayılmaktadır. Gelişimsel kuramlara göre bebek, kendisini doyuran, ısıtan ve rahatlatan anneyi tamamen iyi bir nesne, kendisini aç bırakan, bekleten ya da huzursuz eden anneyi ise tamamen kötü bir nesne olarak algılamaktadır. Bebek için bu iki deneyim o kadar birbirinden kopuktur ki henüz bunları aynı kişide birleştirecek ruhsal donanıma sahip olmadığı düşünülmektedir. Zihin, içindeki o saf iyiyi kötü olanın yıkıcılığından korumak adına bu iki algıyı birbirinden tamamen ayırarak hayatta kalmaya çalışmaktadır.

Gelişimsel sürecin olağan akışında çocuk büyüdükçe ve ruhsal kapasitesi esneklik kazandıkça iyi ve kötü deneyimleri tek bir gerçeklikte birleştirmeyi öğrenmeye başladığı kabul edilmektedir. Annesinin hem onu çok seven hem de zaman zaman sınır koyabilen ya da kızabilen tek ve bütün bir insan olduğunu kavraması, ruhsal büyümenin en önemli eşiklerinden biri olarak görülmektedir. Ancak erken çocukluk döneminde yaşanan sarsıcı deneyimler, duygusal ihmal veya istikrarsız ebeveynlik tutumları gibi durumların bu bütünleşme sürecini sekteye uğratabileceği öngörülmektedir. Bireyin yetişkinlik hayatında da stres, terk edilme kaygısı ve hayal kırıklığı anlarında bu ilkel savunma mekanizmasına yönelen bir ruhsal işleyiş sergileyebileceği değerlendirilmektedir.

Bütünleşme ve çift değerliliğe yönelik kapasitenin yetişkin hayatındaki görünümünün, bir insanın hem sevgi gösterebilmesi hem de zaman zaman incitici davranabilmesini kabul etmekle ortaya çıktığı düşünülmektedir. İnsan ilişkilerinin doğası gereği oldukça karmaşık olduğu, bir insanın aynı anda sevgi dolu ve bencil, düşünceli ve kırıcı, güvenilir ve hata yapan biri olabileceği gerçeğine tahammül edebilmek, ruhsal esnekliğin bir göstergesi olarak yorumlanmaktadır.

Beni kırdı ama yine de ona değer veriyorum veya bu davranışını doğru bulmuyorum ancak onun tamamen kötü biri olduğunu düşünmüyorum şeklindeki içsel değerlendirmelerin, karşıt duyguların aynı anda var olabileceğini şefkatle kabul edebilme kapasitesini yansıttığı öngörülmektedir. Bu esnekliğin, kişinin kendi sınırlarını korumasına engel olmadığı aksine birinin hem olumlu özelliklerini görebilmek hem de zarar verici davranışlarına karşı gerçekçi tedbirler alabilmek adına sağlıklı bir zemin sunduğu ifade edilmektedir.

Psikoterapide Ne Olur?

Psikoterapi odasında yürütülen sürecin temel amacının, bireyin iç dünyasındaki olumsuz duyguları veya çatışmaları bütünüyle ortadan kaldırmak olmadığı kabul edilmektedir. Terapötik süreçte daha çok, kişinin kendisi ve diğerleri hakkında oluşturduğu birbirinden kopuk, keskin ve karşıt temsilleri fark edebilmesi ve bunları birbirine entegre ederek daha bütünlüklü bir algı geliştirebilmesine alan açılması hedeflenmektedir.

Örneğin terapi seanslarında, ya tamamen iyi ya da tamamen kötü şeklindeki değerlendirmelerin altında aslında ne tür korkuların barındığı, basit bir hayal kırıklığının neden zihinde bu kadar yoğun bir öfkeye dönüştüğü incelenebilmektedir. Aynı zamanda, öfke anında o kişiye dair olumlu anıların neden zihinsel erişime tamamen kapandığı veya kişinin kendi içinde neden bir anda bütünüyle değersiz hissettiği gibi dinamiklerin şefkatli bir zeminde ele alınabileceği düşünülmektedir.

Psikodinamik yaklaşımda terapötik ilişkinin bizzat kendisinin, bu savunma mekanizmalarının çalışılması bakımından çok kıymetli bir alan sunduğu öngörülmektedir. Çünkü kişinin dış dünyada deneyimlediği ilişkisel süreçlerin, zamanla terapi odasında terapist ile kurulan bağa da yansıyabileceği varsayılmaktadır. Danışanın, terapisti kimi zaman kusursuz bir kurtarıcı olarak idealize etmesi, kimi zaman ise en ufak bir hayal kırıklığında onu tamamen değersizleştirmesi gibi ilişki örüntülerinin terapi seanslarında canlanabileceği düşünülmektedir.

Terapistin kendisine yöneltilen bu ani öfke, yüceltme veya değersizleştirme dalgalarını kişisel algılamadan ve şefkatle kapsayabilmesi, ruhsal büyümenin en önemli anahtarı olarak değerlendirilmektedir. Zihin, kendi öfkesinin veya hayal kırıklığının karşıdaki bağları tamamen koparmadığını, ötekinin bu duyguları taşıyabildiğini deneyimledikçe o katı bölme kalkanını yavaşça bırakma cesareti bulabilmektedir. Bu tür süreçlerin terapi odasında esneklikle ele alınmasının, kişinin kendisiyle ve diğer insanlarla kurduğu ilişkilerdeki tekrar eden örüntüleri anlamlandırmasına ve ruhsal bütünlüğünü yeniden inşa etmesine kıymetli bir zemin hazırladığı düşünülmektedir.

İlginizi çekebilir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir